Birçok işletme sahibi kârın sadece “satarken” elde edildiğini düşünür. Elbette ciro önemlidir ama sahaya inip detaylara bakıldığında başka bir tablo görünür: Kârın sessizce eridiği yer, çoğu zaman satın alma tarafıdır.
Eski tüccar sözü, modern iş dünyasında da geçerlidir: “Kâr satarken değil, alırken edilir.”
Aynı ürünü, aynı yıl içinde, birbirinden çok farklı fiyatlara alan şirketlere sıkça rastlıyoruz. Burada kimse dolandırılmıyor, kimse kötü niyetli değil; sorun sadece bir “sistemsizlik.”
Basit bir test yapılabilir: Muhasebeden rastgele 10 satın alma faturası isteyip yan yana koyun. Aynı eldiven, aynı vida, aynı ambalaj malzemesi… Eğer aynı hafta içinde bile tedarikçiler veya fiyatlar arasında mantıksız farklar varsa, şirkette ciddi bir “fiyat dağınıklığı” var demektir.
Satın alma, sadece tanıdık tedarikçiyi arayıp fiyat istemek değildir. Olması gereken; şartları önceden netleştirilmiş, Onaylı Tedarikçi Listeleri ve belirlenmiş standartlar üzerinden yürüyen bir düzendir. Kimden, hangi ürünü, hangi vadeyle alabileceğinizi sistem söylemelidir.
Omurga yaklaşımı bu alanda özellikle “3 Yönlü Kontrol” prensibine odaklanır: Sipariş, İrsaliye ve Fatura.
Siparişte anlaşılan fiyatla faturadaki fiyat aynı mı?
Depoya giren miktarla irsaliye tutuyor mu?
Küçük gibi görünen uyumsuzluklar ve “küsurat” farkları, yıl sonunda bilançoda ciddi delikler açar.
Bazı firmalarda sadece bu kontrol mekanizmasını oturtarak ve tedarikçi havuzunu sadeleştirerek, hiç yeni müşteri bulmadan kârlılığın arttığını gördük. Ne yeni makine alındı ne de fazla mesai yapıldı; sadece teknedeki delikler kapatıldı.
Bir iş insanının dediği gibi: “Meğer biz pazarlığı masada değil, sistemde kaybediyormuşuz.”
Doğru sistem kurulduğunda, kâr kendiliğinden kasanın içinde kalır.

